Hiç bitmeyeceğine inandığımız güzellikler çamur deryasında yitip gittiğinde...
Filme dalıp gitmişti. “Senden sonra kırmızı artık kırmızı değil” diyordu Ferzan Özpetek’in Karşı Penceresi’ndeki o âşık genç, “ Senden sonra, biz olmanın renklerini aramayalım. Birbirimizi gizli sevmeliyiz, çünkü kimse aşkımızı affetmez.”
Tıkanır gibi oldu.
Yıllar ne çabuk geçiyordu.
Neredeyse iki yaşlı insan olmuşlardı, ama o iki mektup aynı kalp çarpıntısını yaratıyordu, ne tuhaftı…
“İyi ki vardın. Yoksa nasıl katlanabilirdim” diye başlayanını çekmecesinin gizli bölmesinden çıkardı. Kim bilir kaçıncı kez yeniden okumaya başladı.
“Bu donuk, renksiz, çıkışsız, umutsuz dünyada güler yüzlü bir merhabaydın hep. İnsanı kışkırtıyordu enerjin. Açık sözlülüğün, insanların kendilerini sorgulamasına yol açıyordu. Bu yüzden bazıları senden nefret bile ediyordu. Onlara “maskelerini” anımsatıyordun. Senden içimdeki isyanı açığa vurmayı öğrendim. İyi ki vardın. Yoksa kiminle paylaşırdım kimsenin dinlemeye bile değer bulmadığı kaygılarımı, öfkelerimi? Korkmadan kime anlatırdım yaşamımdaki ‘dedikodu malzemesi olabilecek’ ayrıntıları? İyi ki vardın. Yoksa nasıl katlanabilirdim?”
Sonra ona gönderdiği mektubun başlığına baktı:
“Sen olmasaydın bu kadar acı çekmezdim”
Gerisini okumadı, ezbere biliyordu.
Yaşanılanların “tırmık izleri” geçiyordu da yazı mıydı geriye kalan, daha çok acıtan, belki de ferahlatan?
Hiç bitmeyeceğine inandığımız güzellikler çamur deryasında yitip gittiğinde geriye kalan o mektuplar yaramıza merhem oluyorsa hiç yaralanıp berelenmeden yalnızca mektuplara sığınanların bir bildiği mi vardı?
Halil Cibran, belki de bu nedenle yalnızca mektuplara sığınmıştı.
Dile kolay, yirmi yıl boyunca yalnızca mektuplarda yaşanmış, bir kez bile yüz yüze gelmemiş Cibran’la Mısırlı entelektüel May Ziyade’nin aşk öyküsüne kaptırdı kendini.
Gözlerine bakmadan, nefesini, kokusunu duymadan, kalp çarpıntılarına teslim olmadan nasıl bir şeydi bir ömür yazılara sığınmak?
Yalnızca büyünün bozulmaması olarak açıklanabilir miydi?
Korkuyorlar mıydı?
Cibran öldükten sonra May Ziyade, yirmi yıllık mektuplara “daldığında” neler hissetmişti?
Ömür boyu hiç karşılaşmadılarsa, aşkının hâlâ yaşıyor olduğuna kendini inandırmış olabilir miydi?
Cibran bir yazardı. Belki aşkı yazıyla yaşıyordu.
May Ziyade nasıl yalnızca mektuplarla yetinmişti?
Zor sorulardı. Mektupları katladı. Yeniden çekmecesinin gizli bölmesine yerleştirdi.
İçinin daraldığı zamanlarda sığındığı radyosunun düğmesini açtı. Kulaklığını taktı. Radyosu, yıllardır onun hüzünlü anlarında neler çalacağını biliyordu. Öyle inanıyordu. Yine öyle oldu. O çok sevdiği şarkıcının, “İlhan Amca”nın ılık sesi tüm beynini kapladı:
“Şimdi ben bu şarkıları kime söyleyeyim?”
Ümit OTAN
25 Aralık 2007
www.kuraldisi.com
27 Aralık 2007 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder